Bugün benim doğum günüm…
7 Ocak…
Doğum günleri, bireysel yeni yıllarımızdır.

Yeni yıl ya da doğum günü, yani zamanın doğrusal değil de dairsel olarak işlediği “hayali” zaman anlayışı, reel hayatta bizi yeni bir başlangıç yapmaya motive eden, modern hayat içinde yaşamayı sürdürebilmiş geleneksel hatta biraz da pagan tarafımıza aittir.

Bu yönüyle doğum günü yeni bir başlangıçtır, umuttur.

Umut!

Bir gün gerçekleşeceğine inandığımız hayatımızın en güzel deneyimi!

Bunun dinler tarihindeki karşılığı kurtarıcı mithos’udur, yani Mesih!

Mesih kavramı bir yeniden doğumu işaret ettiğinden Kurtarıcının ikinci doğumu anlamına da gelir.

Geçen senelerde “Winter is coming!” dilimizde epeyi dolanmıştı, bu sene de “Messiah is coming!” dilimize dolanacak gibi…

Mesih ve Mehdi kavramları tam da gündemdeyken, gerçek hayatta Mehdi adında bir oyuncunun baş rolde Mesih karakterini canlandırdığı The Messiah (Mesih) dizisini yeni bitirdim ve etkilendiğimi de itiraf etmeliyim. Dizinin beni etkileyen yönü, konusundan ziyade, konuyu ele alma ve irdeleme tarzıydı…

Merak etmeyin, diziyi izlemeyenler için “spoiler” vermeyeceğim, sadece bir kaç noktaya değinip geçeceğim. Birinci husus, düşünür ve yazar Samuel Huntington‘ın Medeniyetler Çatışması kitabı… Bu kitabı ve içeriğini, ilk kez, komplo teorileri uzmanı rahmetli Aytunç Altındal‘dan dinlemiştim. Yani, önümüzdeki yıllarda dünyayı, herkesin sandığı gibi petrol, su veya yeraltı kaynakları bazlı bir ekonomik savaşın beklediğini değil, medeniyet bazlı ekonomik bir savaşın beklediğini söylüyordu… (Medeniyet Bazlı Ekonomik Savaş da neyin nesi diyenlere, sapkın filozof Zizek‘İn Onto-Politik kavramına göz atmalarını salık veririm.)

Medeniyetler Çatışması, nihayetinde dünyayı iki kutupta toplayacaktır… Bu iki kutbu da birer kavramla özetleyebiliriz: Akıl ve İman… Mesih kavramı, tam da bu iki kavramın gerilim hattında durmaktadır:. “Babanın Hakkı için Sezarın Hakkını isteyen kişi!” (Bu konuya az sonra etraflıca değineceğim.)

Akıl ve İman çatışmasının anlaşılabilmesi için de Sn. Dücane Cundioğlu‘nun blog yazıları ya da TV programlarında verdiği söyleşiler araştırılabilir.

Sözü fazla uzatmadan, ikinci hususa geleyim: Mesih isimli dizinin hikayesi Ortadoğu’nun bir çölünde başlıyor, Amerika’nın bir çölünde devam ediyor, ve bölüm finali Avrupa’nın bir çölünde de sonlanıyor. Ayrıca dizideki Mesih karakteri, dinler tarihi açısından “Mesih” kavramı ile ilgili tüm jargona neredeyse kusursuzca sahip; Tevrat, İncil ve Kurani temelli eskatalojik kurtarıcı mitine de uygun, hatta diyebilirim ki Hindu, Mısır, İran, Türk, Yunan, Aztek ve İnka mitlerindeki imgeye bile uygun…

Yıllar evvel, 18-19 yaşlarındaydım, (toprağı bol olsun) dostum Ercan Kalit ile birlikte Dinler Tarihini ve kutsal metinleri inceliyorduk, Mesih ve Mehdi kavramları karşımıza çıktığında kendi kendimize şu soruyu sorduğumuzu daha dün gibi anımsıyorum: “İlahi Kurtarıcı bugün gelse ve karşımıza çıksa, ne olur, nasıl tepki görür, neler yaşanır?” diye… Bu kurmaca soruya pek çok tartışmalı yanıtlar bulduğumuzu ve tasavvur ettiğimizi söyleyebilirim. (Özetle, bir yandan da felsefe tarihi okuduğumuzdan, aklın almayacağı bir konuyu, akılla anlamaya çalışıyorduk.)

Şimdi ve bugün, aradan 25 sene geçmiş olarak, bu soruyu yeniden soruyorum kendime, böyle bir kurtarıcı çıkagelse ve onunla yolum kesişse, ne yapardım? Ne yaparız?

Bu konuyla ilgili literatürü karıştırdığınızda ilginç bir detayla karşılaşırsınız: Örneğin dini metinlerde, yani inanç söz konusu olduğunda, hangi din olursa olsun, Mesih veya Mehdi beklentisi ile mutlaka karşılaşırsınız, fakat Anadolu İrfan Öğretisine (tasavvuf) geldiğinizde, büyük irfan sahiplerinin metinlerine göz attığınızda, dindar insanın inandığından farklı bir şekilde bu kavramların ele alındığına tanık olursunuz. Tasavvufta Mesih kavramı, kişinin şuur olarak kendi kendisini dünyanın masivasından, gelip geçiciliğinden kurtarması anlamında kullanılır. Yani, eğer siz Hakikati idrak ederseniz, kendinizi mesh etmiş olursunuz, yani kurtarmış olursunuz. Bunun için de kişinin ölmeden önce ölmesi gerekmektedir. Mehdi kavramı ise hidayete eren anlamına gelir, hikayet, hediye, hadi kavramları hep aynı köke sahiptir.

Hakikat, hidayet ve “ölmeden önce ölmek” kavramları, yeniden doğuma işarettir. Bu konuyla alakalı bilgiler, Sn. Metin Bobaroğlu‘nun internette yayımlanan “ölmeden önce ölünüz” başlıklı epik filozofik yazısında derinlemesine ele alınmaktadır.

Biz gelelim Mesih kelimesinin etimolojisine: Arapça msḥ kökünden gelen masīḥ مسيح sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük İbranice māşīḥa מָשִׁיחַ “1. yağla ovulmuş, 2. kıyametten önce gelmesi beklenen peygamber, mesih” sözcüğü ile eş kökenlidir. İbranice sözcük İbranice ve Aramice/Süryanice #mşχ משח “yağla ovma” kökünden türetilmiştir.

Yağlıgüreş Pehlivanları aklıma geldi birden..

Onlar da güreşe hazırlanırken bir nevi bütün vücutlarını yağ ile ovarlar ve meydana birer mesih olarak çıkarlar… Birbirleriyle güreşirler ve yenişmeye çalışırlar… Vücutlarına sürülen yağdan ötürü, ele avuca gelmezler, öğreğin ne kadar kuvvetli de tutsan kolunu, çıplak bedene sürülen yağdan ötürü kolu kavrayamazsın, elinden kayar gider.. “Yağ ile ovulmak” ile “Kurtarıcılık” kavramları arasında görünmeyen bu ilişki nedir?

Biraz İncil’e bakalım, İncil’de Hz. İsa‘nın şu sözü belki de bu görünmeyen ilişkinin önündeki sır perdesini bir nebze aralar görünüyor: “Sezarın Hakkını Sezara, Babanın hakkını Babaya verin.

Bu söz şöyle yorumlanır: Dünyayı dünyanın kurallarına göre, ruhaniyeti ruhaniyetin kurallarına göre yaşayın.”

Biraz daha açalım. Kastedilen vurgu, bir vergi bahsinde geçer, vergiyi ülkenin kralına, sevgiyi göklerin kralına verin…”

Sezar’ın hakkı Sezar’ın koyduğu kurallara uyulmasıdır.
Babanın hakkı Baba’nın koyduğu kurallara uyulmasıdır.

Sezarın koyduğu kurallar nelerdir?
Roma yasası… İnsanca yaşamanın kurallarıdır… Vergi, hak ve hukuk gözetmek, adalet vs… Babanın yasası ise sevmek!

Sevmek, sevdiğine boyun eğmektir.

Size düşmanca bile davransa onu sevebilmek, ve giderek düşmanı bile sevebilmek!
Bu denklem Süleyman Tapınağının yapılış amacını dünyada tesis edecektir.

Nedir bu amaç?

Amerika’nın Bağımsızlık Bildirgesinin ilk cümleleridir: “Tüm insanların eşit yaratıldığını, Tanrı tarafından kendilerine devredilemez hakların verildiğini ve bu hakların Yaşam, Özgürlük ve Mutluluğa erişme haklarının bulunduğu gerçeklerinin apaçık ortada olduğunu kabul ediyoruz. ”

O halde, Sezarın hakkını aslında babaya vermek, Babanın hakkını da Sezara vermek gerekmektedir.

Öte yandan, yaşadığınız ülkedeki yasalara uymak, örneğin geçilemez denen yere geçmemek, terör yaratmamak, başkasının hakkını gasp etmemek, kimseyi öldürmemek, kimseyi kandırmamak… Bütün bunlar huzurlu bir yaşam için gerekli edimlerdir.

Peki, yürümek, nefes almak, izlemek, bakmak, tefekkür etmek, teşekkür etmek, erdemler üzerine sohbet etmek, güçsüze yardım etme ve Hakikati gönüllerde (aşka düşen akıllarda) aramak ve yanlış olanı sorgulamak, tıpkı vaktiyle Sokrates‘in yaşadığı şehrin sokaklarında yaptığı gibi, devletin yasalarına uyarak ve hukuk karşısında suçsuz bir halde yaşayarak… Yine de bütün bunlar sizi devlet düzeni için bir tehdit haline getirebilir mi, sizi suçlu kılabilir mi?

Eğer insanlar, kendi akıllarını kullanma cesareti gösteremezlerse, ve bunu kullanma cesaretini gösteren birinin peşine takılırlarsa, evet, bu durum Kant‘ın Aydın Kişi adını verdiği insanı bir tehdit ve suçlu kılacaktır!

Burada asıl tehdit, aydınlanmış birey değil, aydınlanmamışların tavrıdır.

Devlet, birseysel nir alet olan aklın devleşmiş hali olduğundan (Dev-Alet: Devlet), her zaman her konuda ussal ve rasyonel olmak zorundadır. Devlet mucizelere prim vermez. Çünkü onu varsaymaz. Mucizenin peşine takılanları ise ciddiye alır ve onların yaratacağı karmaşayı önlemek ister.

Bu yüzden, eğer biri ben Mesih’im dediğinde, Devlet nazarında bu kişi bir deli ya da bir sahtekar olarak görülecektir. Dini kurallara göre işleyen bir devlet için de geçerlidir söylediklerim. İran’da da biri bunu söylerse kabul görmeyecektir.

Üstelik, bir de takipçileri varsa, olayın boyutu organize suç kapsamında ele alınacaktır.

Rasyonel biri için Mesih yani “mucizeler yaratan insan” bir hayal mahsulü veya akıl dışıdır, bu yüzden rasyonel birini inandırmak kolaydır, çünkü eğer ona tanık olacağı bir mucize sunulursa, rasyonelliği altüst olacaktır.

Rasyonel olmayan ve inanan biri de, inandığı şeyleri duyusal olarak karşısında görürse, onları ancak bir mucize ile onaylamak isteyecektir ve kendisine bir mucize sunulduğunda, inancı altüst olacaktır.

Yani Mesih’in sorunsalı mucizeler yaratmak değildir. O mucizelerin elçisi değil, o sadece barışın veya “bir belirli mesajın” elçisidir. Yani Mesih’ten -isterseniz rasyonel veya ateist olun, isterseniz dindar olun- mucize istemek yanlış olacaktır. Çünkü bu onun varoluş amacına uygun değildir.

Peki, bu durumda Mesih kavramı ne içindir, kim içindir?
İşte bu dizi bunu anlatıyor.

Bu iki sorunun yanıtını arayanlar için güzel cevaplar barındıran bir hikayesi var, ve sürükleyici… Yazanların, çekenlerin, oynayanların emeğine sağlık.

Dini hassasiyeti olan bir kavramı irdelerken, eğer sürç-i lisan ettiysem affola!
Teşekkür ederim.

Not: Bu yazı, beni dünyaya getiren anneme bir hediyedir.

Kaan Demirdöven